|
|
 |
|
A r t
i c l e s
21. Yüzyılda Yabancı Dil
Öğretimi
Hasanbey Ellidokuzoğlu
21nci yüzyılda yabancı dil
öğretiminin nasıl olacağı konusunda fikir sahibi olabilmek için öncelikle bu
alanın tarihi gelişim süreci irdelenmelidir. 20nci yüzyıl eğitim metodolojisinin
şekillenişi ve özellikle yüzyılın son çeyreğinde elde edilen deneysel bulgular
günümüzün ve geleceğin yabancı dil öğretim metotlarının ne sekil alacağı
konusuna ışık tutmaktadır.
İnsanoğlunun yabancı dil öğrenme teşebbüsleri, insanlık tarihinin ilk
dönemlerine kadar dayanır. Hatta denilebilir ki yabancı dil öğretim metodolojisi
binlerce yıllık insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak bu uzun dönemin
büyük bir çoğunluğu itibariyle, yabancı dil öğrenimi sistemli, bilinçli ve
bilimsel çalışmadan mahrum bir ortamda gerçekleşmiştir. Dilbilgisi kurallarının
incelenmesi bir tarafa, yazının bile kullanılmadığı bu uzun dönemde izlenen tek
yol, o dili anadil olarak konuşan kişilerle doğal iletişim ortamına girmekten
ibaretti (Krashen & Terrell, 1983, 7).
İnsanların bu "geleneksel" metodu değiştirmeleri binlerce hatta yüz binlerce yıl
sonra gerçekleşti. 17-19ncu yüzyıllarda yaygın hale gelen bu yenilikçi metot
"Gramer Tercüme Metodu" (GTM) idi. GTM'nin temelinde dilbilgisi kurallarının
öğrencilere doğrudan doğruya gösterilip arkasından ilgili alıştırmaların
yapılmasını öngören tümdengelimli (deductive) öğrenme vardı.
Gramer Tercüme Metodunun değiştirilmesi "Geleneksel Metot" kadar uzun sürmedi.
Her ne kadar 20 yüzyılda etkisi devam etse de 19ncu yüzyılın sonu GTM'nin de
sonunu tayin etti. 20 yüzyılda ortaya çıkan ikinci nesil yenilikçi metotlar, ilk
yenilikçi metot olan GTM'ye ağır eleştiriler getirmeye ve onu "geleneksel"
olarak adlandırmaya başladılar. Eleştirilerinde hakli olsalar da GTM'yi
geleneksel olarak adlandırmakta hata ediyorlardı. Zira esas "Geleneksel Metot",
GTM'den önce binlerce yıl boyunca uygulanan ve dilbilgisi kurallarının bilinçli
öğrenimiyle ilgisi olmayan doğal bir "edinme" metoduydu.
"Geleneksel" sıfatını yanlış kullanmalarına rağmen 20nci yüzyıl metotları
geleneksel yani doğal metodun ilkelerini hedef edinmekle oldukça isabetli bir
adim attılar. 20nci yüzyıl metotlarının ortak hedefi GTM'nin doğal olmayan
yönlerini terk etmek, doğal dil ediniminin altında yatan ilkeleri ise tespit
edip uygulamak olmuştu. Bu hedefe ulaşma yolunda farkına varılan önemli bir
gerçek, ikinci dil ediniminin anadil ediniminden temelde farklı olmayışı idi.
Dolayısıyla çocukların anadil edinişleri model olarak kabul edildi. Tercüme
tamamıyla rafa kaldırıldı zira çocuklar tercüme ile uğraşmıyordu. Dilbilgisi
kuralları doğrudan öğrencilere açıklanmadı zira ebeveynler dilbilgisi
kurallarından bahis bile açmıyordu.

Şüphesiz ki doğala doğru atılan bu adımlar iyiye doğru yapılan bir atılımı
simgeliyordu. Fakat bütün bunlar detaylara ait değişikliklerdi. Atılımın gerçek
anlamda başarısı ise öze ait köklü değişiklikleri gerektiriyordu. 20nci yüzyıl
metotlarını GTM'den ayıran köklü değişiklik ise tümdengelim yerine
tümevarım tekniğinin kullanılmasıdır--yani gramer kurallarını doğrudan doğruya değil
dolaylı yollardan öğrenciye sunmak. Önce kuralları verip sonra örneklendirme
yerine, önce kuralların içinde bulunduğu örnekleri verip kuralların tespitini
öğrenciye bırakmak, 20nci yüzyıl metotlarının temel belirleyici özelliği haline
gelmişti.

Tümdengelimin doğal olmadığı herkesin kabul ettiği bir gerçek idi. Fakat
tümevarımın ondan daha doğal olduğu da söylenemezdi. Ebeveynler çocuklarına
grameri açıktan tümdengelimli olarak öğretmedikleri gibi gizli tümevarımlı bir
şekilde de öğretmiyorlardı. Gramer öğretmek bir yana bunun bilinçli bir
bilgisine dahi sahip değillerdi. Dolayısıyla doğal edinimin ilkeleri ne
tümdengelimli ne de tümevarımlı öğrenmede aranmalıydı. Fakat 20nci yüzyıl
metodolojistleri basitçe bir uslamlama yaparak GTM'nin başarısızlığını
tümdengelime, başarıyı da tümevarıma bağladılar ve metotlarını bu esas üzerine
inşa ettiler (Harmer, 1989, 1996).
Yıllar birbirini kovalamış ancak arzulanan başarıya bir türlü ulaşılamamıştı (Sheen,
1994). 20nci yüzyılın son çeyreğine kadar ortaya çıkan her yeni metot bir
öncekini eleştirmiş fakat köklü bir yenilik getirememişti. Tümevarım hemen her
metodun belkemiğini oluşturmuş, yenilikler ise teferruatta kalmıştı.
Bu kısır döngünün kesintiye uğraması ancak 70'li yıllarda mümkün olmuştur.
Yapılan araştırmalar beyinde/zihinde dil ediniminden sorumlu bir aygıtın
varlığını gösteriyordu. Dil Edinim Cihazı (Language Acquisition Device) olarak
adlandırılan bu zihinsel mekanizma sayesinde çocuklar anadillerini birkaç sene
zarfında edinmekteydi. Aynı Dil Edinim Cihazının (DEC) yabancı dil öğrenen
yetişkinler tarafından kullanılabilip kullanılamadığı ise hala tartışılagelen
bir konudur. Ancak yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular dikkatli
incelendiğinde DEC'in işlevselliğini devam ettirdiği ortaya çıkmaktadır.

Anadil edinimini inceleyen araştırmacılar çocukların dilbilgisi kurallarını
belirli bir sıra dahilinde edindiklerini ortaya koymuştur. Başka bir deyişle,
DEC gramer kurallarını kendine has doğal bir sıra dahilinde edinmekteydi.
Yabancı dil öğrenen yetişkinler üzerinde yapılan araştırmalar, ayni doğal
sıranın ergenlik sonrası dönemde de geçerli olduğunu göstermiştir. Sınıf
ortamında izlenen sıra her ne kadar bu doğal sıradan farklı olsa da sonuç
değişmemekte yetişkinler temelde çocukların takip ettikleri yolu takip
etmekteydi (Bailey, Madden & Krashen, 1974; Dulay & Burt, 1974; Ervin-Tripp,
1974; Fabris, 1978; Christison, 1979). Doğal sırayı suni yollarla değiştirme
çabaları dahi sonuç vermemiş, DEC bağımsızlığını hemen her türlü öğretim
tekniğine karsı ispatlamıştı (Ellis, 1989; Pienemann, 1989).
Bu bulgular çoğu yabancı dil öğretmeni için hayal kırıklığına neden oldu. Bunca
öğretilen dilbilgisi kuralları boşuna mı öğretiliyordu? O ana kadar olan
emeklerin boşa gittiği söylenemese de dil öğretiminde köklü bir değişikliğin
yapılması gerektiği aşikardı.
Doğal sıranın değiştirilemeyişi, DEC'in bir bilinçaltı mekanizması olmasından
kaynaklanıyordu. Öğrencilerin bilincine hitap eden tümdengelim veya tümevarımlı
öğretim teknikleri bilinçaltı DEC mekanizmasının isleyişini etkilemiyor,
dolayısıyla dilin doğal gelişim süreci değiştirilemiyordu.
Her ne kadar erişilmez gibi görülse de DEC aslında her insanin beyninde /
zihninde var olan çok değerli bir dilsel mekanizmadır. Çocukların anadil edinim
sürecinde olduğu gibi etkin bir biçimde kullanılır ise yabancı dil ediniminin de
hızlandırılması mümkün olabilmektedir. Özellikle 20nci yüzyılın son çeyreğinden
itibaren yapılan araştırmalar DEC'i harekete geçiren en önemli etkenin
anlaşılabilir mesajlar (comprehensible input) olduğunu ortaya koymuştur. Sözlü
veya yazılı mesajlara maruz bırakılan DEC bu mesajların içerisindeki dilbilgisel
öğeleri edinmekte ve bilinçaltına yerleştirmektedir.

Bu dönemde yapılan birçok araştırma göstermiştir ki bol miktarda okuma ve
dinleme yapan yabancı dil öğrencileri diğerlerine göre daha hızlı yol kat
etmektedir. (Asher, Kusudo & Torre, 1983; Elley & Mangubhai, 1983; Krashen,
1984; Hauptman, Wesche & Ready, 1985; Winitz & Garcia, 1986; Burger, 1989; Hafiz
& Tudor, 1989; Schneider, 1989; Gradman & Hanania, 1991; Feyten, 1991; Sari,
1996; Isik, 2000).
Özellikle Tayland Amerikan Üniversitesindeki dil öğretim uygulamaları bu açıdan
oldukça ilgi çekicidir. Yaklaşık 1500 ders saati boyunca seviyelerine uygun
sözlü mesaj alan (dinleme yapan) ve ilk 1000 saatlik dönemde hedef dilde hiç
konuşmayan öğrencilerin, 1500 saatlik eğitim sürecinin sonunda anadillerine
yakin seviyede yabancı dil seviyesine ulaştıkları tespit edilmiştir.

Uygulamanın basında bulunan Marvin Brown'a göre yetişkinlerin başarısızlığı
DEC'in ergenlik sonrası işlevselliğini yitirmesinden kaynaklanmamaktadır. Asil
problem yetişkinlerin konuşmada sabırsız davranmalarındadır. Anadilini edinen
bir çocuk kendisini hazır hissetmeden konuşma teşebbüsünde bulunmaz. Vakti
geldiğinde konuşmaya baslar ve kademeli olarak bu becerisini geliştirir.
Yetişkin ise başlangıç seviyesinden itibaren kendisini konuşmaya zorlar. İşte bu
doğal olmayan zorlama sonucunda dilin kendine özgü gelişimi bozulur ve ileride
düzeltilemeyecek hataların oluşumuna zemin hazırlanmış olur. Brown ve
arkadaşlarının on beş yılı aşkın uygulamaları göstermiştir ki konuşmaya hazır
olmadıkları dönemde konuşma teşebbüsünde bulunan öğrenciler, susup dinlediğini
anlamaya odaklananlar kadar başarılı olamamaktadırlar. Dinlemenin konuşma
pratiğinden daha etkili dil gelişimi sağladığını gösteren başka araştırmacılar
da ayni konuya dikkat çekmektedirler (Nord, 1981; Postovski, 1981).
Bu sonucu destekleyen nörodilbilimsel bulgular 20nci yüzyılın sonlarına doğru
tespit edilmiştir. Kim ve arkadaşlarının 1997 yılında Nature dergisinde
yayınladıkları makale bu konuda kaydadeğer sonuçlar sergilemiştir. İkinci dilin
beyindeki konumunu inceleyen bilim adamları 21nci yüzyıl dil öğretimine ışık
tutacak veriler toplamışlardır.
Beynimizde dil kullanımını ilgilendiren iki önemli alan bulunmaktadır. Bunlardan
Wernicke alanı okuduğumuzu ve dinlediğimizi anlamadan sorumlu beyin bölgesidir.
Broca alanı ise konuşma veya yazma sırasında harekete geçen bölgedir. İkinci bir
dili ergenlik sonrası döneminde öğrenenler üzerinde yapılan araştırmalar birinci
ve ikinci dilin Wernicke alanındaki konumu açısından ayni beyinsel bölgelerde
konuşlandığını göstermektedir. Ancak Broca alanı incelendiğinde anadil ve
yabancı dil bölgelerinin farklılaştığı tespit edilmiştir. Bu bulgular, ergenlik
sonrası dil öğrenen yetişkinleri çocuklardan ayıran ve onları başarısızlığa iten
etkenin doğal olmayan konuşma teşebbüsleri olduğu savını desteklemektedir.
Kısaca özetlemek gerekirse yabancı dil öğretim metodolojisinin gelişim süreci
incelendiğinde gelecekteki dil öğretim metotlarının çocukların anadil
edinimlerini taklit etmeye çalışacaklarını söylemek mümkündür. Esasen bu hedef
20nci yüzyıl metotları için de geçerli idi ancak doğal dil edinim sürecini
harekete geçiren etkenlerin tespiti ve bu bulguların pratiğe dökümü geçtiğimiz
yüzyılda tam olarak gerçekleşmemiştir.
21nci yüzyıl yabancı dil eğitim metotlarının bu bulgulardan yola çıkarak konuşma
ve yazmadan çok dinleme ve okumaya; bilinçli gramer eğitiminden ziyade
bilinçaltı gramer bilgisinin gelişimine ağırlık vereceğini söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA
Asher, J., Kusudo, J. A. & Torre, R. (1983). Learning a second language through
commands: the second field test. In J.W.Oller & P. A. Ricchard-Amato (eds.)
Methods That Work (pp.59-72). Rowley, Massachusetts: Newbury House
Bailey, N., Madden, C. & Krashen, S. (1974). Is there a natural sequence in
adult second language learning? Language Learning. 21, 235-243.
Burger, S. (1989). Content-based ESL in a sheltered psychology course: input,
output and outcomes. TESL Canada Journal, 6, 45-57.
Christison, M. 1979. Natural sequencing in adult second language acquisition.
TESOL Quarterly. 13, 122
Dulay, H. & Burt, M. 1974. Natural sequences in child second language
acquisition. Language Learning. 24, 37-53.
Elley, W. & Mangubhai, E. (1983). The impact of reading on second language
learning. Reading Research Quarterly 19, 53-67.
Ellis, R. 1989. Are classroom and naturalistic acquisition the same? Studies in
Second Language Acquisition. 11, 305-328.
Ervin-Tripp, S. (1974). Is second language learning like the first? TESOL
Quarterly.8, 111-27.
Fabris, M. (1978). The acquisition of English grammatical functors by child
second language learners. TESOL Quarterly. 12, 482
Feyten, C.M. (1991). The power of listening ability: an overlooked dimension in
language acquisition. The Modern Language Journal 75, 173-180.
Gradman, H.L. & Hanania, E. (1991). Language learning background factors and ESL
proficiency. The Modern Language Journal 75, 39-51.
Hafiz, F.M & Tudor, I. (1989). Extensive reading and the development of language
skills. ELT Journal 43, 4-13.
Harmer, J. (1989) Teaching and Learning Grammar. London: Longman
Harmer, J. (1996) Is PPP dead? Modern English Teacher. 5:7-14
Hauptman, P.C., Wesche, M.B. & Ready, D. (1985). Second language acquisition
through subject-matter learning: A follow-up study at the university of Ottawa.
Language Learning 38, 433-461
Isik, A. (2000) The role of input in second language acquisition: More
comprehensible input supported by grammar instruction or more grammar
instruction. ITL Review of Applied Linguistics. 129-130: 225-274
Kim, K., Relkin, N, Lee, K. & Hirsch, J (1997). Distinct cortical areas
associated with native and second languages. Nature. 388, 171-74
Krashen, S.D. (1984). Writing: Research, theory and application. Oxford:
Pergamon.
Krashen, S.D. & Terrell, T. (1983) The Natural Approach. New Jersey: Alemany
Press.
Nord, J.R. (1981) Three steps leading to listening fluency: A beginning. In H.
Winitz (ed.) The comprehension approach to foreign language instruction. (pp.69-100)
Rowley: Newbury House.
Pienemann, M. (1989). Is language teachable? Applied Linguistics. 10: 52-79.
Postovsky, V. A. (1981) The priority of aural comprehension in the language
acquisition process. In H. Winitz (ed.) The comprehension approach to foreign
language instruction. (pp.170-186) Rowley: Newbury House.
Sari, R. (1996). The effect of receptive skills on productive skills.
Yayinlanmamis master tezi. 9 Eylül Universitesi, Izmir.
Schneider, J.M. (1989). The apartment house and experiment in simulaton and the
Natural Approach: focusing on cultural competence. The Canadian Modern Language
Review, 45, 625-629.
Sheen, R. (1994). A critical analysis of the advocacy of the task-based syllabus.
TESOL Quarterly. 28:127
Winitz, H. & Garcia, P.A. (1986). Teaching German to college students through
the Comprehension Approach: A four-semester program of study. In V. Cook (ed.)
Experimental approaches to second language learning (pp. 127-149). Oxford:
Pergamon.
6
Print This Article
 TOP
|
|
|
Home
|
Articles
|
Links |
Search
|
Contact Us
Contact us at
natural.approach@yahoo.com
or send a message to
us
now. |
|
©
Vedat Kiymazarslan. All Rights Reserved.
1997- |
|
|
|